Emre Arolat'la Söyleşi 

Ana sayfa » Yıldızlı Söyleşiler 3 » Emre Arolat'la Söyleşi
 
Emre Arolat\'la Söyleşi

Murat Şahin:
Milli Reasürans Sanat Galerisi için hazırladığı "...nazaran," sergisini gerçekleştirirken neleri hedefliyordunuz? Aklınızdakilerin gerçekleşerek bu serginin başarıya ulaştığını düşünüyor musunuz? Neden milli reasürans? Bu sizin mimari tutumunuza bir şekilde ifade eden bir şey mi? İstanbuldan sonra Kayseri'de serginiz devam etmesinin özel bir sebebi var mı?Düşünüldüğünde Ankara ya da İzmir diye bir beklenti içine giriyor insan.

Emre Arolat:
Bir sergi yapmak, büroda birkaç kişi arasında sürekli konuşulan onlarca temenniden biriydi. Ancak Milli Reasürans Sanat Galerisi’nden teklif gelmeseydi bunu dert edinir, becerebilir miydik bilmiyorum. Hani bazı konular vardır, üzerinde sürekli atılıp tutulur da gerçekleştirilme yolunda bir türlü ciddi adım atılmaz; işte bu da onlardan biriydi.

Galerinin yöneticisi Amelie Edgü’den teklif geldiğinde, kısa bir süre düşündük ve heyecanla kabul ettik. Mimar arkadaşım Arif Suyabatmaz’ın etkisi vardı sanırım bu teklifin bize yapılmasında. Milli Reasürans, Teşvikiye’de, kentin tam da göbeğinde, alan potansiyeli olarak şahane olmasa da sergi açmak için ilginç bir yer. Mimarlıkla doğrudan bağlantılı bir hafızasının olmaması, tersine neredeyse yoldan geçerken girilme olasılığını sonuna kadar açık tutan bir yer olması da hoşumuza gitti doğrusu. Eğer bu özgül galerinin bizim mimari tutumumuzla bir tür ilişkisinin olduğunu düşünüyorsanız bunu konuşabiliriz. Ancak bunun bizim tarafımızdan yapılmış bilinçli bir seçim ya da tercih olmadığı kesin. Olsa olsa bir tesadüften söz edilebilir burada.

Sergiyi gerçekleştirirken önümüzde çok net ve belirgin bir hedef yoktu. Geriye dönüp bakınca genel olarak memnun, hatta çok memnun olduğumuzu söyleyebilirim. Bizi en çok sevindiren, serginin mimarlık dünyasının tamamen dışındaki izleyici tarafından farkedilmiş, izlenmiş ve oldukça yoğunluklu bir biçimde yorumlanmış olması. Mimarlık dünyasının içinden çok kesif bir tepki beklemiyorduk zaten ve bu konuda çok da şaşırdığımızı söyleyemem. Genel bir geride durma, yorum getirmeme ve ilgisiz görünme tavrı, tam da beklediğimiz gibi su yüzüne çıktı. Çok değerli birkaç yorum ve eleştiriyi bir tarafa bırakarak söylüyorum bunları kuşkusuz.

Sergi İstanbul’dan sonra Kayseri’ye gitti. Açılış günü biz de, neredeyse bütün büro ahalisi olarak Erciyes Üniversitesi’ndeydik. Bir gün önceden Kayseri’ye gittik. Sevgili Sencer Erkmen’in bilgi yüklü rehberliğinde etrafı dolaştık. Futbol bile oynadık bir ara görünüşümüze aldırmadan. Ertesi gün de aramızdan belirlediğimiz yaklaşık 10 kişilik bir grup olarak çıktık öğrencilerin karşısına söyleşi için. Sanırım hem bizim için hem de izleyenler için ilginç bir deneyimdi bu. Sergiyi bir tür paylaşma fırsatı olarak görüyoruz şimdi. Hem birbirimizle, hem de başkaları ile. Önceden tasarlanmamış bir durumdu bu. Kendiliğinden gelişti ve zevkli bir sosyal hadiseye dönüştü. Şimdi Trabzon’da açılacak. Sonra Ankara, İzmir, Denizli, Bursa var sırada. Bu turdan sonra da Türkiye dışında birkaç kenti dolaşacağını umuyoruz. O döneme dek sıkılmazsak bundan tabii.

Murat Şahin:
Türkiye görmeye alışık olmadığımız tarzda tasarımlarınız var. Mesela Türkiye'de kesintisiz uzun kütleler kullanımını sık görmeyiz. Ama sizin Ankara belediye sarayın evieda da karsımıza çıkan tasarımlarınız?Ankara belediye sarayında 608 m uzunluğunda lineer boşluğa sahip bir alanda tasarladığınız Belediye sarayı sanki bir şeyi ifade ediyor.Tıpkı Yapı Kredi Koray la birlikte yaptığınız Evieda(İhsan Bilgin ve Nevzat Sayın la beraber) da olduğu gibi arazinin çevresine sınır olan 400m konut tasarımda olduğu gibi.Bu tasarımlardaki bakış açınızı bize açıklayabilir misiniz?(ikisi de başarılı ve Türkiye adına yenilik perdesini aralayan tasarımlar olarak nitelendirebilir miyiz)

Emre Arolat:
Ankara Belediye Sarayı projesinin oldukça “keskin” ve “kılçıksız” bir tasarım olduğunu söyleyebilirim. Hiç sakınmadan da tasarlanabileceğine dair inancımın güçlenmesine çok olumlu bir katkısının olduğunu düşünüyorum şimdi buradan geriye baktığımda. İçinde yer aldığı büyük boşluğa tutunan, kendisini merkezleştiren, seyredilen ve bilgi veren bir yapıyı hedeflemiştik. İhsan Bilgin’in çok güzel bir yazısı yayınlandı bu yapı ile ilgili Arredamento Mimarlık’ta. Sanırım 2001 yılında, Emre Arolat profilinin olduğu sayıdaydı. “Bağlam” üzerine okuduğum en iyi metinlerden birisidir. Evidea yerleşmesi ise bambaşka ölçütlerle tasarlanmıştır. Bir kenar yapı olarak bulunduğu alanı sınırlayan, konumlanma stratejisi ile zengin bir “iç” oluşturan ve bunu yaparken bildik konut plan şemalarını basitçe yan yana getiren bir projedir. Ankara projesi ile aralarındaki en kayda değer benzerliğin ikisinin de iri kitlelerden oluşmaları ve büyüklükleri ile konvansiyonel yapılardan ayrışmaları olduğu söylenebilir. Bu ayrışmanın çok önemli bir yeniliğin ifadesi olduğu fikrine ise pek yakın değilim doğrusu.

Murat Şahin:
Dalaman Hava Alanı yarışma projeniz bize biraz anlatabilir misiniz?Ayrıca son olarak Esenboğa Hava Projesi yine Türk mimarlar tarafından gerçekleştirildi.

Emre Arolat:
1998 yılında, Devlet Hava Meydanları İşletmesi tarafından üç havalimanı yarışması açıldı. Ankara, İzmir ve Bodrum. Bu yarışmaların ilk jüri toplantıları da ortak yapıldı. Bu nedenle de herhangi bir yarışmada jüri üyesi olan bir mimarın, diğer iki yarışmadan birisine iştirak etmemesi gibi, hiçbir yere yazılmayan incelikli bir karar alındı mimarlar arasında. Babam Neşet Arolat İzmir Havalimanı yarışmasında jüri üyesiydi. Böylesine etik tandanslı bir kararın önemli olduğunu düşündüğüm için bu yarışmaların hiçbirine girmemiştim. Bu tür bir hassasiyeti her mimarın göstereceğine dair de safça bir inancım vardı üstelik. Yanılmışım. Ankara Havalimanı yarışmasında jüri üyesi olup, İzmir ve Bodrum Havalimanı yarışmalarının ikisine birden giren, ya da Bodrum’da jüri olup izmir yarışmasına katılan mimarlar tanıyorum. Hepimiz tanıyoruz onları. Hem de çok yakından.

Bu yoksunluğun getirdiği duyguyla, bunlardan yaklaşık bir yıl sonra açılam Dalaman Havalimanı yarışması için heveslendiğimi hatırlıyorum. Çok da özel bir yerdi Dalaman. Bünyamin Derman’ın da yoğun ısrarı ile katıldık yarışmaya. Pek de beklemediğimiz bir birincilikti doğrusu. Hala o projeyi seçen jürinin çok cesaretli bir karar aldığını düşünürüm. Son dönemde katıldığımız Sabiha Gökçen Havalimanı sınırlı yarışmasının sonuçlarına baktıkça daha da artıyor bu inancım. Dalaman projesinin görünen ve görünmeyen, şimdiye dek söylenmiş ve söylenmemiş her tür ayrıntısını yayınlayacağız çok yakında. Bu nedenle çok fazla ileri gitmek istemiyorum bu aşamada. Sadece ortağım Gonca Çırakoğlu ile beraber, bu yapıyı bitirmek, hakkıyla bitirebilmek için yaklaşık bir buçuk yıl süreyle cengaverce uğraş verdiğimizi ve bu çabayı gösterirken çok hırpalandığımızı, her saniye nereden geleceği belli olmayan darbelerden korunma insiyakı içinde olduğumuzu söylemekle yetineceğim şimdilik. Geçen hafta Londra’da EAA adına aldığımız “Emerging Architecture” ödülünün çok ama çok anlamlı olduğunu vurgulamalıyım bu bağlamda…

Esenboğa ve İzmir Havalimanları da açıldılar yakın zamanda. Antalya da daha önce açılmıştı. Her birinin çok farklı nitelikleri olduğunu düşünüyorum. Tek ortak özellikleri işlevleri galiba. Dalaman’ı diğerleri ile kıyaslamak ise bizim yapacağımız bir iş değil.

Murat Şahin:
K grup için yaptığınız ulustaki konut tasarımdaki ofis binası çevresindeki 5-6 katlı yapılara rağmen kendini öne çıkarmayı başarmış bir durumda. Bunu neye bağlıyorsunuz? Söylemlerinizde yapının illaki bir şey anlatması gerekmiyor diyorsunuz. Köprü trafiğinde araba farklı zamanlar farklı mimarlık öğrencileriyle karşıya geçerken ortak konuşma noktalarımızdan biriside bu satış ofisi oldu. Belki mimar olmak ya da mimarca bakmak böyle bir şeydir.Baktığını görmek ya da anlamak.Ya da bakıldığında göstermek ve anlaşılmasını sağlamak.

Emre Arolat:
Sözünü ettiğiniz yapı, “Boğaziçi Geri Görünüm ve Etkilenme Bölgesi Yapılanma Şartları”nın dışında durarak tasarlanmış, geçici bir strüktürdür. Hemen yanıbaşında tamamlanan üç adet bloğun oluşturduğu kapalı sitenin tanıtım yapısı olarak inşa edildi. Sözünü ettiğim imar şartlarının koşulladığı “15x20 metre boyunda, 1,50 metre konsollu, 1,40 metre saçaklı, yüzde 33 çatı eğimli kutu” yapının dışında ele alınmış olması, o yapıyı topografya ile ilişkileri, kitlesel kurgusu ve konumlanma stratejisi ile boğaziçi için geçerli olabileceğini düşündüğümüz morfolojiye oldukça uygun kılıyor. Başka bir deyişle, bu yapının en büyük şansı, geçici olmasının getirdiği rahatlıkla bu kurallara uymuyor olması. Oldukça düşündürücü bir konudur bu.

Murat Şahin:
Ülkemizde genellikle projelerin çıkış noktası,tasarım girdileri,konsepti..v.b oluşan sunumla ürün arasında bir farklılık doğuyor.Kimi zaman teknolojik,kimi zaman işçilikten kaynaklanan kimi zamanda ekonomik sebepler gösterilerek bu farklılıklar açıklanmaya çalışılıyor.Sizin bu durum hakkındaki düşünceleriniz neler? Sonuçta tasarım aşamasında her türlü girdi hesaba katılarak tasarım yapılmıyor mu?

Emre Arolat:
Tasarım çok katmanlı bir uğraş. Ancak sanıyorum soruda “ürün” olarak kastedilen, tüm etkinliğin sonunda ortaya çıkan yapı veya yapılar grubu. Onun vücuda gelmesi için yaşanan süreç de bu katmanların sayısını arttırıyor. Hem tasarım hem de yapı üretimi, toplamında her aşamada farklı eliminasyonların gündeme geldiği, sayısız seçimlerin ve dolayısı ile vazgeçişlerin yaşandığı bir zaman bütünü. Ürün tamamlanarak orta yere çıkmadan önce mimar dışında da birçok özne tarafından koşullanıyor. Kimi zaman bir taşıyıcı sistem danışmanı, çalışmanın ara aşamalarında bir yerlerde projenin kaderini değiştirebiliyor. Ya da ön tasarım aşamasında hesaba katılmamış olan bir mekanik cihaz, tüm kurgunun yeniden gözden geçirilmesini gerekli kılabiliyor. Yapım işinin her aşamasının pek çok sürprize gebe olduğunu unutmamalı mimar. Evet, sonuçta tasarım her türlü girdinin hesaba katılarak yapılmasına çaba gösterilen bir etkinlik. Ancak en basit bir yapının dahi inşa süresi yıllarla ifade ediliyor. Bu uzun süreci yönetebilmek, sürecin ve dış etkenlerin esiri olmamak için donanımlı ve soluklu olunmalı diye düşünüyorum. Burada kastettiğim donanım, içi oldukça yoğun bir sepet.

Murat Şahin:
"Bir şeyden bir adet yapmakla 120 adet yapmak arasında bazı noktalarda hiçbir fark yoktur" diye bir söyleminiz  var. Bu beni aynı kamusal yapıların üretildiği çevre faktöründen uzak hatta zaman zaman yön kavramının bile anlamını yitirdiği yapıların yapıldığı dönemi anımsattı.Sizce tasarımda bir fabrikasyon ürünü mü olmalı? Yoksa oraya özel niteliklere mi sahip olmalı?

Emre Arolat:
Tasarımın ne zaman bir seri üretimden, ne zaman yere ait özelliklerden besleneceği, önceden cevaplanabilir bir soru değil kanımca. “Bir şeyden bir adet yapmakla 120 adet yapmak arasında bazı noktalarda hiçbir fark yoktur” derken de “bazı” kelimesi önemli. Ben mimarlıkta “ezbere” olan her şeye şüpheyle bakıyorum. Son dönemde her ortamda sıkça dile getirmeye gayret ettiğim gibi, duruma odaklı bir tasarım pratiğini anlamlı buluyoruz. Tüm bir “…nazaran,” sergisi de bu eksen üzerine kurulu zaten. Oldukça net bir biçimde ifade etmeye çalıştık bu motivasyonumuzu serginin her noktasında. Her iş, her durum, her veri, her özgül proje özeldir kuşkusuz. Biz de böyle sürdürmeye çalışıyoruz işimizi. Her projenin, her özel durumun kendi sorunlarını tanımlamak, özel verilerini ayrıştırmak ve olabildiğince çok katmanlı bir tarifle özgülleşen durumun cevaplarını aramak üzerine kurulu bir pratik bu. Bildik üslupların, mimarlık akımlarının motivasyonlarının ve tasarım alışkanlıklarının zaman zaman devreye sokulduğu, ancak bunlara kayda değer bir yatırımın her defasında ertelendiği. Bu yönelim, ortaya çıkarılan yapıların görünüşlerindeki akrabalıktan medet uman ve ortamda hayli yaygın olan bir tür tutarlılık emelini de sorunsallaştırıyor. Söz gelimi her projede yüzleşilen durumun özgül parametrelerini gevşeten ve neredeyse görmezden gelerek tüm güdülenmesini olabildiğince sade, duru ve arınmış bir yapıya ulaşmak yönünde belirleyen bir tasarımın koşulsuzca seçimini, dışavurumcu veya polifonik olmayı bir genel tutum olarak en başından seçenden kesin çizgilerle ayırmıyoruz. İkisinin de temel özelliği olan “ezbere seçilmişlik” durumunun, birbirine taban tabana zıtmış gibi görünen her iki tutumu da gerçek dünyadan kopartarak farksızlaştırdığını düşünüyoruz.

Murat Şahin:
Tasarımlarınıza baktığımızda bir Emre Arolat kimliği görmekteyiz.Raf dergisinin kapağına baktığımda kimin olduğunu okumadan Emre Arolat ismi   kesinleşirken Kalamış residance baktığımızda çok farklı bir şey görüyoruz.

Emre Arolat:
İlginç… Kalamış Rezidans da o günün ve durumun şartlarına kendi özgül cevaplarını ve çözümlerini üretmiş olduğunu düşündüğüm bir projedir. Her projede olduğu gibi bittiğinde de gözler önünde olan sorunlarının bulunduğu aşikar. Bazı işlerin daha becerikli bir biçimde kotarılması, kimininse aynı nitelikleri tutturamaması da doğal sanırım.

Murat Şahin:
Manhattan’da bulunan gökdelenler genellikle gösterişli ve kendi eksenleri etrafında öne çıkma eğilimindedir.çevresindeki yapılarla uyum yerine kendi heybetini karsıya yaklaştırma eğilimine sahiptir. Bu açıdan baktığımızda Büyükdere caddesi için düşünceleriniz neler?

Emre Arolat:
Büyükdere caddesindeki hoyrat ve kanunsuz durumun onda biri Manhattan’da olsaydı, bugün örnek olarak orayı vermezdik. Manhattan’ı sorunsuz bir yer olarak görmüyorum. Üstelik farklı iki ülkenin aynılaşmış iki “gösteri toplumu”nun beklentilerinin simülasyonları olarak her iki yeri çok da benzetebiliriz birbirine. Ancak Büyükdere caddesinde bugün yaşananların hesabını  vermek çok zor olacak. Topluca bir suç işleniyor zira orada. Buna yöneticiler, yatırımcılar, mimarlar, mühendisler ve kullanıcılar bilerek veya farkında olmadan ortak oluyorlar. Manhattan için sözünü ettiğiniz öne çıkma eğilimi ile Büyükdere caddesindeki kanunsuzluğu karıştırmamak gerek.  
 
Murat Şahin:
Odak yapı olarak nitelendireceğimiz çevredeki yapılara referans özelliği gösterecek yapılar ne tarz kimliğe sahip olmalı.Bu tür karakteristik özellik gösteren yapıların ülkemizde azlığı ve yapılamamasını nasıl yorumluyorsunuz?

Emre Arolat:
Çevresine referans olabilecek denli doğru yapılmış yapılardan söz ediyorsak bunların sayılarının dünyanın hiçbir yerinde çok fazla olmadığını iddia edebilirim. Türkiye’de de durum farklı değil. Referans teşkil etmek zordur zaten. Ancak her şeye karşın böyle bir durumu problemleştireceksek, buna gerçekten kararlıysak, belki de mimarlığın genelgeçer öğretilerini sorgulayarak, çok iyi bildiğimizi sandıklarımız hakkında yeniden düşünerek başlayabiliriz işe. Sorgulamadan kabullenmek ve hatta kabullendiklerine  kendisini kolaylıkla inandırmak konusunda eşsiz bir topluluk olduğunu düşünürüm mimarların. Hatta içinde bulundukları çevre için en tehlikeli tipler olan “yarım entellektüeller”in de bu topluluk içinden çıktığına inanırım. Onlar herşeyi bilir gibi konuşurlar. Hiç şüpheci değillerdir. Bunun Türkiye’ye veya Türkiyeli mimarlık topluluğuna has bir özellik olduğuna ise hiç inanmıyorum.

Murat Şahin:
2000 yılında Ünlü mimarlar neden sosyal konut yapmıyor   sorusuna bize böyle bir teklif gelirse seve seve kabul ederiz diye bir söyleminiz var.Fakat günümüze kadar dar gelirliler için yapılan toplu konut projesi gerçekleşmedi.Avrupa özellikle ünlü mimarların bu tarz projelerde ismini görürken neden Türkiye'de bu başarılamadı.Toki'nin tek tip konut üretimi devam ediyor.

Emre Arolat:
Konut yerleşme tasarımları, daha önce hiçbir zaman olmadığı kadar son dönemde mimarlık dünyasının problematikleri arasına girdi. İyi yapı ve iyi mimarlık bu sektörde de talep edilir oldu. Ancak bu talebin büyük bir çoğunluğunun toplumun elitist bir katmanından kaynaklanıyor olduğu da gerçek. Son dönemde gündeme gelen Kentsel Dönüşüm Projeleri’nin diğer katmanlar adına en azından başlangıç için iyi bir fırsat olduğunu düşünüyorum. Kuşkusuz nasıl değerlendirildiği çok önemli bu fırsatın. Sorunuzun satır aralarındaki bir önermeye çok da katılamayacağımı belirtmeliyim. Bu konuda da Türkiye’nin kapitalist dünyanın geri kalanından kayda değer bir biçimde ayrışmadığını düşünüyorum. Zira bu dünyada dar gelirliler için inşa edilen konutların çok küçük bir bölümü, olsa olsa özgülleşmiş bir deneysellik içermesi adına sözünü ettiğiniz mimarlar tarafından tasarlanıyor. Geri kalanlarının önemli bir bölümü halen tip projelerle üretiliyor. Yoksulluğun sadece bu topraklarda başa bela olduğu düşünülmemeli.

Murat Şahin:
Uğur tanyelinin yazısında Ailesinin 2. kuşak mimarı olarak nitelendiriyor sizi.bunun zorlayan yönleri olduğu gibi kolaylaştıran yönlerinden bahsediyor.Siz ilk kuşak mimariye baktığınızda ne düşünüyorsunuz.Beğendiniz ya da beğenmediniz yönleri neler?

Emre Arolat:
O üretimin sonuç ürünlerinin niteliği kadar yapım yöntemini ve ciddiye alınış biçimini önemli buluyorum. 80’lere dek üretilenlerin de oldukça nitelikli işler olduğunu düşünüyorum. Hele yapıldıkları dönemin şartlarını düşündüğümde bir kısmını övgüye değer bulduğumu bile söyleyebilirim. 80’lerin ikinci yarısından itibaren benim de içine katıldığım, karıştığım ve doğrusu birinci kuşağın tutarlı mimarlık çizgisini de bir anlamda karıştırdığım döneme dek devam eden yaklaşık 25 yıllık bir süreç bu. Bunu dile getirince benim ailem değil ama onların kuşağında olanlar kızıyorlar bana, ama ben o kuşak mimarlarının özellikle son dönem üretimini oldukça “kabullenici” buluyorum. İlk dönemlerinde ortaya koydukları yapıların çok daha “açıcı” ve “sorgulayıcı” olduğunu söyleyip örnek verince kızıyorlar. Hep eski günlerdeki yoksunluklardan söz ediyorlar. Halbuki benim vurgulamak istediğim, o şikayet edilen yoksunluklarla tariflenen günlerde ortaya koydukları muhalif tavırla şimdiki arasındaki keskin fark. İyi ki annem ve babamla anlaşıyoruz bu konuda.

Murat Şahin:
İstanbul da en beğendiniz yapı hangisi?Türkiye'de en beğendiniz yapı hangisi?Ve Avrupa da en beğeniz yapı hangisi?

Emre Arolat:
Tek yapı söyleyemeyeceğim. Aklıma gelenleri sıralayayım mutlaka unutacaklarım olacağını bilerek. Kurukahveci Mehmet Efendi Yapısı, (Z.Başar) İ.Ü. Fen-Edebiyat Fakültesi, Sirer Yalısı, Aksigorta (eski Akbank) Genel Müdürlüğü, SSK Zeyrek Yapıları, Safyurtlu Konutu, (S.H.Eldem) Karaköy Yolcu Salonu, (R.Gorbon, G.Debes) Tüten Apartmanı, (A.Denktaş) AKM, (H.Tabanlıoğlu) Askeri Müze, İTÜ Laboratuarı, (N.Eldem) Merter Vakko, Hukukçular Sitesi, Birkan Apartmanı, Yeşilköy Konutları, (H.Baysal) YKB Apartmanı, (D.Tekeli, S.Sisa) Devres Evi, (E.Egli) Demir Tatil Köyü, Anadolu Klübü, Karatepe Müzesi, (T.Cansever) Florya Deniz Köşkü, (S.Arkan) Bağ Evi, (S.Akbay) ATK Lojmanları, (H.Tümertekin) Dikili Konutları (N.Sayın) Türkiye’den. Avrupa’yı da bu denli ayrıntılı saymayacağım. Ancak genel olarak Zumthor yapılarının tümüyle kayda değer olduklarını düşünüyorum..

Murat Şahin:
Farklı üniversitelerde proje yöneticiliği yaptınız.Yani nesil yetişen mimarlar hakkında düşünceleriniz neler.

Emre Arolat:
Şu anda Bilgi Üniversitesi’nde Mimari Tasarım Yüksek Lisans Programı’nda atölye yürütücüsü olarak çalışıyorum. Bugünkü 40 öğrenciden en az 15 tanesinin hiçbir dönemde olmadığı kadar iyi bir kuşak oluşturacaklarını umuyorum. Kuşkusuz bu kuşaktan umutlu olmak için tek mecra bu program değil. Ben sözünü ettiğim yerde onları toplu halde izleme şansı buluyorum sadece. Genel olarak bugün yeni mezun olmuş veya olmaktaki gençlerin bilgiye fazlasıyla kolay ulaştıklarını, söz gelimi bizim kuşağa oranla çok daha fazla konuda kulak dolgunluklarının bulunduğunu görüyorum. Bu bir anlamda büyük bir avantaj. Ancak insanı tembelleştirme ve yüzeyselleştirme tehlikesini de yanında taşıyor. Bu tuzağa düşmeyenlerden çok iyi mimarlar çıkacak. Bir de her kuşakta olduğu gibi, bu kuşakta da iyi yapmaya çalışmak yerine, yapılana çamur atmakla ömrünü geçirenler ve yazık ki geçirecekler var. Fakat bu kuşağa özgü olarak onlar her durumda çok kolay yargılıyor, hemen suçlayıveriyorlar. İnanılmaz kolaylıkla yapıyorlar bunu. Hiç kıymet tanımıyorlar. İyi ki çok kalabalık değiller.

Murat Şahin:
9+1 yuvarlak masa toplantıları bize çok şey kattı çok şey öğrendik.size ne kattığını düşünüyorsunuz?ayrıca bu tarz eleştirisel sohbetlerin öğrenci ve siz eğitimcilerin ortak katılımı ile yeni bir boyut kazandırılmasını hiç düşündünüz mü?Böyle bir şey için adım atmak istesek içinde yer alır mıydınız?(1+9)

Emre Arolat:
9+1 toplantılarından çok faydalandığımı düşünüyorum. Sanırım “iş” ve “söz”ün bu denli iyi çakıştığı bir konuşma serisi olmamıştı bu toplantılara dek. Bu tür ortamların çok açıcı olduğuna inanıyorum. Eğer böyle bir oluşum organize ederseniz seve seve katılırım.

Murat Şahin:
Mimar Emre Arolat olarak nerede bir yapınız olsun istersiniz?mesela Sultanahmet ve Ayasofya   keşişimde kentsel ölçekli bir tasarım yapmak ister miydiniz ya da…

Emre Arolat:
Söylediğiniz yer oldukça heyecan verici doğrusu. Kamusal motivasyonlarıyla öne çıkan projelere daha istekli yaklaştığımızı söyleyebilirim. Geçtiğimiz akşam ofiste 8-10 arkadaşla tartışmıştık bu konuyu.  Bu anlamda yerin çok da önemli olmadığını düşünüyorum. Ancak Levent’te bir gökdelen yapmaktansa Diyarbakır’da bir kentsel tasarım projesiyle uğraşmayı yeğleyeceğim şüphesiz.

Murat Şahin:
Sitemiz hakkında görünüşleriniz neler?

Emre Arolat:
Daha önce varlığından haberdar olmadığımı itiraf etmeliyim. Genel bir bakışta oldukça dolu görünüyor. Bundan sonra daha sıkı takip edeceğim.

  Emre Arolat