 Merhaba arkadaşlar,
Hepimiz birer mimar ya da mimar adayı olarak eminim ki mimarlığın sanatla iç içe olan bir meslek olduğunun farkındayız.4 yıl boyunca aldığım eğitimin bana kattığı belki de en önemli özellik, hayatımda sanatın daha aktif rol oynamaya başlaması oldu. Bu nedenle elimden geldiğince,müze ve sergi gibi sanatsal olayları takip edip içlerinde yer almaya çalışıyorum. Bu aktivitelerden edindiğim izlenimleri bundan sonra köşe yazarı olarak sizlerle paylaşacağım.
Bu doğrultuda, son olarak gezdiğim sergilerden biri olan Yapı Kredi Vedat Nedim Tör Müzesinin 26 Mayıs-20 Ağustos tarihlerinde ev sahipliği yaptığı “Topraktan Sonsuza Çatalhöyük” sergisinden bahsetmek istiyorum.
Genellikle sergi ve müzeleri devamlı takip ediyor olmama rağmen bir otobüs durağında gördüğüm bu serginin konusu özellikle dikkatimi çekti.. Konu,mimarlığın ve özellikle şehirciliğin başlamasında önemli bir yer teşkil eden Çatalhöyük’tü çünkü. Mimar olarak bizi yakından ilgilendiren bu sergi ile ilgili internetten yaptığım araştırmada Çatalhöyük’ün sergileniş biçiminin de ayrıca ilgimi çekmesi ile kendimi bir anda müzede buldum.
Bu ilk yazımda sizlere hemen hemen her mimarlık dersinin başında kısa da olsa bir şekilde adı geçip tarihi anlatılan Çatalhöyük hakkında kısa bir hatırlatma yaptıktan sonra ,bırakın Çatalhöyük hakkında uzmanlaşmış mimar,sanatkar gibi kişileri,toplumun her kesiminden insanların ilgisini çekebilecek bir sergileme sisteminin üzerinde durmak istiyorum.
Konya'nın Çumra İlçesi sınırlarında,ilçenin 10 km. doğusunda yer alan Çatalhöyük farklı yükseklikte iki tepe düzü olan bir tepedir.Bu iki yükseltisi nedeniyle de çatal sıfatını almıştır. Höyük 1958 yılında J. Mellaart tarafından keşfedilmiş, 1961-1963 ve 1965 yıllarında kazısı yapılmıştır. Yüksek tepenin batı yamacında yapılan araştırmalar neticesinde, 13 yapı katı açığa çıkarılmıştır. En erken yerleşim katı (1) ise M.Ö. 5500 yıllarına tarihlenmektedir. Stil kritiği yolu ile yapılan bu tarihleme, C 14 metodu ile de doğrulanmış bulunmaktadır. Çatalhöyük’ün ayrıca ilk yerleşme, ilk ev mimarisi ve ilk kutsal yapılara ait özgün buluntuları ile insanlık tarihine ışık tutan bir merkez olduğunu da umarım hatırlamışızdır.
İşte ben de tam birçok kez derslerde gördüğüm,slaytlardan izlediğim 9000 yıllık bu höyük hakkında yeteri kadar bilgilendirilmiş olduğumu düşünürken,olayın gerçek yüzü sergi salonuna gittiğim anda yüzüme çarptı. Kapıdan içeri girdiğimde karşıma çıkan,tipik bir Çatalhöyük yerleşimini ,yani bitişik nizam evleri,sokakların olmadığı şehir düzenini ve evlere girişin çatıdan merdivenle yapıldığını canlandıran dekor daha ilk adımımda beni içerde ne tür sürprizlerin beklediği konusunda heyecanlandırdı.
Bu heyecanı atlatıp sergiyi gezmeye başladığımda bu kez de tipik işlik yani yemek pişirme bölümü dekoru ile karşılaştım. Çatalhöyük’te sıkça kullanıldığını bildiğimiz pişmiş toprak ve kilden yapılmış kap kacaklar ve ısıtma amaçlı kullanılan kil topları ile canlandırılmış köşe,kafamdaki Çatalhöyük görüntüsünü biraz daha güçlendirdi.Bu köşeden uzanan yolda ise kazılarda bulunmuş,dönemin temel özelliklerini yansıtan kilden kap kacaklar,obsidyen taşından yapılmış mızrak ve ok ucu örnekleri gibi görsel araçların yanı sıra onları pekiştiren yazılı bilgilendirmeler müze tarafından bizlere sunulmuştu.
Salonun arka tarafına doğru ilerledikçe kendimi ,günlük ev yaşamı ve şehirdeki yaşam ile ilgili görsellerin bulunduğu odada buldum.Çatalhöyük ev duvarlarındaki ,duvar sıvandıktan sonra beyaz boya üzerine kırmızı,siyah ve sarı tonlarında yapılan duvar resimlerinin, orijinal boğa başı, koç başı ve geyik başlarının duvara aplike edilmiş görüntüsünün canlandırıldığı bu kısım, aydınlatma açısından da gayet ilgi çekiciydi.
Bir sonraki, yani halkın dini inanışlarının anlatıldığı kısım, çoğumuzun Çatalhöyük ve din deyince ilk aklına gelen tanrıça heykellerinin sergilenmesi ile başladı.Çoğu derste slaytlardan gördüğümüz 5 ila 15 cm. arasında değişen büyüklükteki şişman, iri göğüslü, büyük kalçalı ve zaman zaman doğum yapar vaziyette tasvir edilmiş bu heykelcikleri böylesine yakından görmek serginin beni büyüleyen anlarından biriydi.
Dini inanışlar kısmında ayrıca ölülerin, kemikten yapılmış aletler, renkli taşlar, kesici araçlar, deniz kabuğundan yapılmış boncuklar ile gömüldüğünü destekleyici bebek iskeleti ölü gömme adetinin bir örneği olarak sergilenirken ,Çatalhöyük’te bebek ve çocuk ölümlerinin beslenme alışkanlıkları nedeniyle oldukça büyük bir oranda olduğu yazılar ile açıklanmıştı.
Çatalhöyük yaşantısını son bir kez özetlemek istercesine hazırlanmış son bölümde ise tipik bir Çatalhöyük evini gezebilme şansını yakaladım.Bir oda ve depodan oluşan evlerin içine çatıdan inmek için kullanılan ahşap merdiven,yemek pişirme bölümü,yatma - depo kısımları ve hatta ölünün gömüldüğü köşe aydınlatma ile öylesine canlıydı ki sergiden etkilenmeden ayrılmak imkansızdı sanırım.
Serginin bitişi için duyduğum üzüntüyü nasıl hafifleteceğimi düşünürken karşıma birden neşemi yerine getiren duvar çıktı. “Sergiye damgamızı vurmamız” amacıyla hazırlanmış bu duvara halihazırda bulunan damgaları patates baskısı misali vurarak sergiye bir iz de ben bırakmış oldum.
Müzeden ayrılırken bir örneğine Miniatürk’te karşılaşabileceğimiz bu sergileme sisteminin iyi yapıldığı takdirde kişiyi ne kadar çok etkileyebileceğine bir kez daha tanık olmuştum.Her ne kadar çoğu kez derslerde slayt şeklinde görmüş olsak da,Çatalhöyük’ü böylesine yaşamak, unutulmaz bir anı oldu benim için..Çatalhöyük’ten çıkıp Sabancı müzesindeki Rodin’i ziyaret edişimle tamamlanan gün sonunda kendimi önemli bir soru ile karşı karşıya bulmuştum:
Çok okuyan mı bilir, çok gezen mi?!
Mimar Nurşah Balcılar 12.09.2006 e-mail:nursahbal@gmail.com
Yorum yazmak ve yazılan yorumları okumak için tıklayınız. |